Let Down by Radiohead on Grooveshark

27 Nisan 2010 Salı

gece çok geç yatmıştım."ben artık uyuyayım" dediğimde sabah ezanı okunuyordu. geç yatmamın çok net bir sebebi yok;sadece canım film izlemek istedi ve ben de film izledim. film de uzadıkça uzadı ve sonuç olarak beni bahsettiğim o saate kadar ayakta tuttu. geç yatmanın problem yaratmadığı bir gün olması güzeldi, ertesi gün işte 2 gibi gidecektim. bir buçuğa kadar uyudum ben de. 


sabah kalktığımda ilk düşündüğüm şey yanlış saatte uyanmış olduğumdu. çünkü günün en aydınlık olması gereken saatinde alacakaranlık hüküm sürüyordu penceremde. telefonuma uzandım hemen ve kalktığım saatte bir problem olmadığını gördüm, problem dışarıdaki havadaydı. 


nisanın sonuna geldik artık. baharın ortasını geçtik. mayıs olacak bir hafta sonra. ben kişisel olarak mayıs ayını bir yaz ayı olarak görürüm. iyi de, bu soğuk ne o zaman? nisanın sonundayız ve gece hala yorgan kullanıyorum. nisanın sonundayız ve hala penceremde sapsarı güneş ışıklarıyla değil mide bulandırıcı bir gri tonuyla uyanıyorum. nisan ayının sonundayız ve umut dolu olmam gerekir ama gök yüzü bu kadar griyken ve rüzgar gerçekten küfreder gibi eserken ne kadar umutlu olabilir bir insan?


penceremin dışındaki griliği seyretmenin pek bir anlamı olmadığından sabah kalkma rutinime devam ettim ben de. dişler fırçalanacak, yüz yıkanacak, giyinilecek ve çıkılacak. beklenmedik olan ev arkadaşımın evde olmasıydı. onun evde olması da bize dışarıda bir kahvaltı şansı yarattı. giyinip çıktık ve evimizin çok yakınındaki pastaneye gittik. mideme dokunacağına yüzde yüz emin olmama karşın dayanamayıp kandil simidi istedim yine (ama mideme dokunmadı). arkadaşım da siparişini verdi ve yerimize oturmaya gittik. siparişlerimizle beraber içecek bir şey söylememiştik ama garson elinde çaylarıyla geldi. itirazımın yoktu kesinlikle, hatta bu olay telepati denilen şeyin gerçekten var olduğunu gösteriyor bile olabilir. kahvaltı sınırsız geyiklerimizle beraber bitti.


işe giderken metroyu kullanıyorum. metroda da haber başlıklarını geçiren bir sürü ekran var. yürüyen merdivenlerden aşağı inerken her zamankinden daha saçma bir haber çarptı gözüme: "şempanzeler de ölümü biliyor.". aklıma ilk gelen soru başka hangi canlı ölümü biliyor oldu. biz mi biliyoruz ölümü? kesinlikle öyle düşünmüyorum. tamam insanlar ölümün var olduğunu biliyorlar. ama bu ölümü bilmek demek değil ki. tartışmaya açsak hemen sanatsal cevaplar gelecek, insanlar kayıplarından dem vurmaya çalışacak eminim: "en yakının öldüğünde kalbindeki ateşle bilirsin ölümü..." saçmalıktan başka bir şey değil. kaybetme duygusu ölümle aynı şey değildir. ölümün ne olduğunu insanlar bilmiyor buna eminim. haberin geri kalanını bilmiyorum ama şempanzelerin de bilmediğine bahse girerim. ölümü sadece ölen biri bilebilir, onlar da ne yazık ki bize anlatamıyorlar dertlerini.


metro her zamanki gibi beni sonsuz sinir ve gerginliğe sevkederek geldi. metro istasyonları şu dünya üstünde bencilliğin, egoizmin ve hatta narsizmin en yoğun görüldüğü yerler. gruplar her zaman biz ne kadar komik ve süper bir grubuz diye bağırırlar sürekli. 50 yaşlarında teyzeler sanki metro onunmuş da biz kaçak biniyormuşuz     
gibi süzerler sizi. entellektüel olma iddiasındaki adamlar etrafı "bilerek" süzerler. bugün yine bunların hepsini yaşadım ve hatta beni bel hizamdan iterek yönlendirmeye çalışan konuşma özürlü teyzelerden bile vardı. sonuç olarak metrodan inip yukarıya çıkarken sadece temiz havaya değil aynı zamanda biraz rahatlamaya da yaklaştığımı hissediyordum.


yürüyen merdivenlerden çıkarken yan taraftaki aşağı doğru inen merdivenlerde bir çocuk çarptı gözüme. oldukça küçük bir çocuktu, bu çocukluğun verdiği çeviklikle aşağı inen yürüyen merdivenlerden yukarıya doğru çıkıyordu. bu görüntü beni ölüm hakkında biraz daha düşünmeye itti. çünkü çocuk kaçınılmaz biçimde hayatın mükemmel bir metaforuydu. yürüyen merdiven ise evrenin. evren yapısı gereği düzensizliğin ve kaosun sürekli arttığı bir yerdir. mesela sıcak suyla soğuk suyu karıştırırsanız ikisi düzenli bir biçimde yan yana durmaz, karışır ve karmaşaya doğru ilerlerler. eğer bunun tersine bir iş yapmak istiyorsanız sisteme yüksek miktarda enerji aktarmanız gerekir. işte bu yüzden buzdolapları o kadar elektrik yakıyor. fizikte buna termodinamiğin ikinci yasası deniyor. hayat dediğimiz şey işte bu düzensizliğe doğru ilerleyen evrende düzenli bir sistem kurmaya çalışmaya deniyor tam anlamıyla. o sebeple canlılar enerjiye ihtiyaç duyuyor: düzensizliğe meydan okumak için. ve bu sebeple de ölüyoruz çünkü son tahlilde hiç bir sistem 2. yasaya sonsuza dek karşı koyamaz. bu açıdan bakınca ölüm hakkında şu sonuca vardım ben de: o olabilecek en doğal şeylerden biri. asıl garip olan hayatın kendisi. doğal olmayan o. aynı aşağı inen yürüyen merdivendeki yukarı tırmanan çocuk gibi.


metrodan çıktım işe geldim sonunda. şu an o da bitiyor. ben de eve gitmek için dışarı çıkıyorum. ama metroyla gitmeyeceğim kesinlikle.

10 Nisan 2010 Cumartesi

fiziksel acı çekmekten nefret ederim. hasta olmaktan... şu an hastayım. insan hasta olduğunda, mutsuz olmak için çok fazla sebebi oluyor. benim hiç bir sebebim yok mutsuz olmak için; aksine mutlu olmak için onlarca sebep sıralayabilirim. ama her zaman söylediğim gibi düşünceler ile duygular birbirinden çok farklı şeyler ve duygular hiçbir zaman bilinen neden sonuç ilişkileri içinde gelişen mantıklı olgular olmadı.


hissettiğiniz bir şey belli bir temele dayandığında o kadar farkında olup sorgulamazsınız ne oluyorum ben diye. en sevdiğiniz yemeği yerken salgıladığınız seratoninin kaynağını düşünmezsiniz hiçbir zaman ya da insanlar önünde küçük düştüğünüzde neden utanıyorum demezsiniz. farkında bile olmadan hissedersiniz o duyguları. oysa her zaman böyle ilerlemez hissettiklerimiz, bazen nedensizdir hissedilenler, işte bu yüzden onların farkında olursunuz ve sorgularsınız kendinizi neden diye. cevap yoktur zaten mevzu da o cevabın var olmayışından başka bir şey değildir.


insan bu nedensiz ve anlaşılmaz duyguları göz ardı etmeye çalışır her zaman. çünkü onlar anlaşılmaz ve rahatsız edicilerdir. anlamsızca mutlu olanlar kendilerine mutsuz olmak için sebepler icat ederler. anlamsızca mutsuz olanlar mutlu olmak için neden ararlar kendilerine. neden utandığını bilmeyenler yapaylığı aşikar ve utanç verici bir kendine güven duygusunun arkasına sığınırlar. mutsuzluğu konu alan tüm şarkılarda mutsuzluğun nedeni anlatılır. abidin mutluluğun resmini yapamaz mutluluğun nedeninin resmini yapabilir sadece. hiç bir sanat eseri nedensizce yaşanan duyguları anlatmaz. bugün çok mutsuzum diye başlayan tüm yazılar "çünkü" diye devam edeceklerdir. anlamsızca mutsuz olmak üstüne yazılabilecek hiçbir şey yoktur çünkü.


ben son bir saattir mutsuzum. oysa günüm çok eğlenceli geçmişti. nedenleri olan bir çok mutluluk yaşadım gün boyunca ama şu an saf ve tertemiz bir mutsuzluğum var; nedensiz ve anlamsız. böyle anlarda her zaman yaptığımı yapıyorum şimdi. nedensiz bir mutsuzluktan yalandan mutluluklarla kurtulacak değilim. besliyorum mutsuzluğumu. uzaklaşıyorum insanlardan. yalnızlığımı da ne hissederseniz hissedin, onu güçlendirecek olan müziklerle destekliyorum. hayal kırıklıklarımı düşünüyorum (asla pişmanlıklarımı değil, insan pişman olmamalı hiçbir şeyden). bunu yapıyorum çünkü hissettiğim şey mutsuzluk da olsa, onu hissedebiliyor olmak, onu tüm bedeninle duymak ve onu yaşamak gerçekten güzel. gerçekten damarlarımda akıyor, kalbimden geçerken sızısını duyuyorum. kulaklarıma geldiğinde uğultusunu işitiyorum, burnumdayken o güzel olmayan ısıyı hissediyorum. gözlerime geldiğimde bulanıklaşıyor dünya. böylesine hissedebilmek bir şeyi, çok güzel.


uzaydan gözükmese de, insanların inşa ettiği, çin seddi'nden çok daha yüksek duvarlar var: insanların kendi etraflarına inşa ettiği, bizim ne hissettiğimizi başkalarının anlamamasını sağlayan o devasa duvarlar. bu duvarları yalanlardan inşa ediyorlar. sadece başkalarına söylenen yalanlar değil üstelik, insanların kendilerine söylediği yalanlar. hissettiklerimizin bilinmesi, zayıflık olarak görülüyor çünkü. hatta kendi tarafımızdan bilinmesi bile. işte bu duvar sadece anlamsızca bir şeyler hissederken yıkılıyor benim için. kendime ne hissettiğimi itiraf ediyorum, ve keyif alıyorum daha sonra hissetmekten.


ardında nedenler olmadan çok daha güzeldir yaşamak.

19 Mart 2010 Cuma

çocuktu ve çocukça hayalleri vardı. tek bir günün yıllarca sürdüğünü hissedecek kadar çocuktu. okuldan sonra deli gibi oyun oynamak için çıkmak istediği kısa ve dar sokağı bütün bir dünya olarak algılayacak kadar çocuktu. başkalarının bahçesinden izinsiz topladığı ham meyvelerin tadının anne babasının tek tek yoklayarak seçtikleri meyvelerden daha güzel oladuğunu düşünecek kadar çocuktu. saatlerce bindiği ikinci el bisikletinin üstünde kendini dünyanın en iyi formula bir pilotu olarak görecek kadar çocuktu. çocuktu ve çocukça hayalleri vardı.


en büyük hayali ve en büyük tutkusu, alt sokaktaki suratsız bakkalın sattığı, tezgahta yıllarca uğraşılarak biriktirilmiş korsan hazineleri gibi duran bir sürü bilyenin arasındaki o kırmızı bilyeyi almaktı. sadece tek bir oyunda kullanılabilen, ama nedense diğer tüm bilyelerden daha değerli olan büyük bilyelerdendi. hazinenin en değerli bilyesiydi belki de, ama en değerli elmasın altınlar ve mücevherlerle dolu hazine sandığının en üstünde parıldamasının tersine, altlarda ve arkadalarda duruyordu çünkü kimse almasın diye onu saklamıştı altlara.


bilyeler pahalıydı. bir erkek çocuğunun en önemli harcamasının bu bilyeler olduğunu bilen suratsız bakkal, bilerek bu kadar pahalıya satıyordu onları. büyük olanlar özellikle pahalıydı. bu yüzden, o bilyeyi alabilmek uğruna ter dökmesi gerekiyordu. diğer zevklerinden vazgeçmesi gerekiyordu her şeyden önce. oysa bilye oynamaya devam edebilmek için başka bilyeler de satın almalıydı mutlaka, zira kötü bir oyuncuydu ve her gün kaçınılmaz olarak bir sürü bilyesini kaybediyordu. o kırmızı bilyeyi alabilmek için bilye oynamaktan vazgeçmesi gerekiyordu bu yüzden. ayrıca okulun kantininde satılan sağlıksız, ama sağlıksız olduğu ölçüde lezzetli olan yağlı mı yağlı tostlardan yememesi gerekiyordu. tostlar da pahalıydı çünkü ve kesinlikle para biriktirmeye ihtiyacı vardı.


başlarda çok azimliydi, yavaş yavaş birikiyordu parası. yeteri kadar parayı biriktirdiğinde koşarak gitmişti bakkala. ne var ki, sokağın getirdiği toz toprağın koşmaktan kaynaklanan terle birleşmesinden oluşan çamurun arkasından hayal kırıklığıyla baktı gözleri. bileyelere zam gelmişti ve parası büyük kırmızı bilyeyi almaya yetmiyordu. çabalamaktan yorulan iradesini daha fazla zorlayamadı ve daha ufak olanlardan bir tane seçti şuursuzca. satın aldı ve bakkaldan çıktı. 


adığı bilye güzeldi güzel olmasına, ama büyük kırmızı bilye kadar değildi kesinlikle. yine de onunla oynadı günlerce o dar sokakta. günler yıllar gibiydi onun için. sonunda bir gün başkası satın aldı büyük kırmızı bilyeyi. küçük ruhu kıskançlıktan bilye kadar kırmızı olmuştu. parayla satın alamadığı büyük kırmızı bilyeyi oynayarak kazanmayı denedi bu sefer ama kötü bir oyuncuydu. kırmızı bilye çocuktan çocuğa geçti o dar sokakta, herkes bir şekilde bilyelerini kaybederdi bir gün. ama o kırmızı bilyeyi kazanan asla o olmadı. 


çocuk büyüdü, bilye oynama dönemini de geçti ve hayatına devam etti. ama büyük kırmızı bilye hala oyundadır ve hala birileri onu kaybetmektedir oyunda. onu elde edemeyen çocuk da hala oyundadır ve hala bilyeyi elde edememiştir.

1 Mart 2010 Pazartesi

normalde uyanmam gerekenden 13 dakika erken aradı babam bugün. sabırsızlıkla verilecek güzel haberleri vardı onu suçlayamam bu 13 dakika için. güzel haberlerle uykulu ama mutlu bir başlangıç yaptım aslında yeni olan ama bir önceki günle hiçbir farkı olmadığı için yeni demek istemediğim güne. itiraf edeyim tüm gün o 13 dakikalık uykuyu aradım. uykunun en önemli safhası o son anlar. eksik kaldığında tüm gün kendimi toparlayamam. gece de uykusuz geçmişti zaten, uzun saçlar ıslak olunca uyumak her zaman zor olmuştur ve tutulan kaslarımın ağrısı da durumu hiç kolaylaştırmadı.


13 dakika daha erken uyandığıma göre her zamankinden daha ağır hazırlanabilirdim. her zamanki prosedür, ama yavaş çekimde. şaşmış biyolojik saatim yüzünden ağırdan alma işini abarttığım için otobüse doğru koşmak zorunda kaldım. o koşu için kaslarıma pompalanan ekstra kan beni otobüsteki her zamanki uykumdan etti. bugünün uykusuzluktan kaynaklanan somurtkanlıkla geçeceği artık belli olmuştu. ama en azından müzik güzeldi, her zamanki gibi. umarım yakın çevremdeki herkes kulaklıklarımdan fışkıran o müzikle geçirmiştir her zamanki sıkıcı otobüs yolculuklarını. en azından bir kişinin öyle geçirdiğini biliyorum, o da bana hiç onaylamayan gözlerle bakan yaşlı amca. müziğin sesini açtım, sanırım iyi duyamıyordu. 


her sabah aldığım yol, her zamanki gibi bitti. otobüsten indim ve okuluma girdim. okula girme işi söylendiği kadar basit değil. son zamanlarda okula büyük bir gerginlikle giriyorum hep. öğrenci kimliğim kayıp günlerdir ve pazar günü güney meydanın çimlerinde çekirdek çitleyen teyzelere hürmet gösteren okul güvenliği okulun öğrencisi olan beni okula almayabilir. bugünü de kimliksiz atlattım. hızla indim yokuşu. iki buçuk seneden sonra insan derse yetişme telaşı içinde o eşsiz manzaraya kafasını çevirip bakmıyor bile. ama ilginç bir biçimde hep aynı noktada aynı insanlar aynı anlarda manzarayı seyrediyorlar ben oradan geçerken. bu insanların sürekli orada olması akla yakın olmayacağından farklı insanlar olduklarını düşünmek olası ama bu düşünce birbirine bu kadar çok benzeyen bir sürü insan olduğu sonucu doğuracağı için bunu kesinlikle reddediyorum.


bölümümüzün yeni hocasının verdiği mikroekonomi dersi her zamanki gibi anlaşılması zordu. akıl oyunlarını seyrettikten sonra üniversitede kesinlikle oyun teorisini görmeliyim diyen, bunun için üniversiteye hazırlanırken bir sürü alakasız üniversitenin bir sürü alakasız bölümünün ders programlarını didik didik eden ben (o bölümlerin kendi öğrencileri bile o kadar incelememiştir o programları), kendi kendimle dalga geçtim yine içimden. 


dersler bir bir geçti ve ben çok çalışkan bir öğrenciymişim gibi hepsini en önden dinledim. hayatımda üçüncü kez falan bir dersin problem çözüm saatine bile gittim ve bir kez daha neden daha önce gitmediğimi anladım. kesinlikle kendimi çok zeki olarak görüyor değilim ama insanların bu kadar aptal olabileceklerine inanmak da istemiyorum gerçekten. sorulan sorular beni deli etti yine sinir bastı gerildim. aptallık en katlanamadığım şey şu hayatta. türkçe dersinde bir profesörün yazdığı bir metine saçma dedim. utandım sonra kendimden. açıklamam güzeldi ama sonra çok iyi yerden vurulmuş bir darbeyle tuş oldum. neyseki o an konu değişti birden, biraz sessizleştim ben de. 


dersten sonra klasikleşmiş bir okuldan akmerkeze yürüyüş başladı. o yolu çok severim. nispetiye caddesi'nin trafiği her daim tıkalıdır otobüsteyseniz hayattan soğursunuz ama yaya olarak yürünmesi büyük zevktir her zaman. etileri boydan boya geçer bu yol, siz de onca zenginin içinde orta sınıf bir insan olarak yürürüsünüz zenginliklere imrenerek. herkes şıktır bu yolda. kızlar güzel olmasa bile bakımlıdır. zengin ve kokona teyzeler kibar kibar yürürler yavaşça. son model arabalar yanınızdan geçerken beğenmezsiniz. işin en güzel yanı, çok stratejik bir yerde huzur evinin olmasıdır. siz kıskançlıkla yürürken yolda işte bu yer sizi kendinize getirir. o kadar eğlencenin ve zenginliğin arasında büyük bir ironidir o huzurevi. yaşlı amcalar özlemle dışarıyı seyrederler pencereden ve o amcaları gördükten sonra siz de kendinizi zengin hissedersiniz. huzurevinden sonra daha suskun geçer yol.


aynı muhabbetleri çevirdik yürürken. hep gitmek istediğimiz ama bir türlü gitmediğimiz yerler için "mutlaka gidelim bu ay" dedik. ben o yeni açılan spor salonuna şöyle bir baktım ama hemen kafamı çevirdim. insanın kendini tanıması önemlidir. ben spor salonuna gidecek adam değilim. en sonunda arkadaşım audi'de karar kıldı. ben rolls royce'ta ısrar ettim. el yapımı arabadan başkasını tanımam. söylemeye gerek yok, yol her zamanki gibiydi.


akmerkez hala o eski ve güzel halinden çok uzak. nasıl becerdiler bilmiyorum ama o güzel yeri izbe döküntü bir yere çevirdiler. içeri girerken her zamanki problemleri yaşadım: ipodum güvenlik tehditi yarattı. neyse ki temizmişim girmemize izin verdiler. doğruca macro center'a gittik. benim gibi yemek yapmaktan hoşlanan keyif düşkünü bir insansanız macro center cennetten bir parçadır sizin için. lüks tüketim ürünleri her taraftadır. yüz gramı bile pahalı olan peynirlere özlemle baktım yine. ama bu sadece daha bir başlangıçtı. orada acı çekmek hoşuma gidiyor diyebilirim. oradan istediğim her şeyi alabilecek olma hayali her zaman kalbimdedir yine de. kasabın önünden geçerken kendimle sesli sesli dalga geçtim, o sanki on yıldır hiç et yememiş sezercik gibi bakışlarla dalga geçilmesi gerekiyordu. sonra yine o havyarların bildiğimiz tavuk etiyle yanyana sergilendiği standa geldik. uzun uzun kaldık orada. zenginliği elime alıp incelerken (o küçücük paket altmış lira) standın yemek yapmayı beceremeyen insanlara ayrılan bölümünde iki kişinin yapmış olmasının mümkün olmadığı o güzel insan belirdi. elimde havyar öyle kalakaldım. sonra kendime geldim tekrardan makarnaları incelemeye başladım hemen (bir insanın kendi ilgisini dağıtması o kadar zor ki). neyse ki ilgim dağıldı, çünkü çok güzel tek kişilik bir paket ravioli gördüm. aldım hemen akşam güzel bir yemek yapmaya karar verdim. paketi aldım elime doğruldum aynı anda o da doğruldu elinde bir paket nuggetla. gülümsedik birbirimize. en azından o gülümsedi. o an kendimi çok iyi bir müzik dinlermiş ya da harika bir tabloyu seyredermiş gibi geldi bana. gerçek bir sanat eseriydi. yollarımız ayrıldı sonra benim sos için krema almam gerekiyordu o da yemek yapmayı bilmediği için kolay hazrılanacak bir şeyler daha alacaktı yüksek ihitmalle. 


o büyük ve içimizde büyük tutkular uyandıran içki bölümünü es geçtik bu sefer. sadece uzonun fiyatına bir baktık. hele tam ortadaki pahalı şarapları saklayan kasaya hiç bakmadık. bir insanın milyarlık şaraplara en fazla bir metre yaklaşabilmesi gerçekten moral bozucu bir olgu. kasaya geldiğimizde ben her zamanki gibi kapalı olan kasayı buldum. en sonunda ödememizi de yaptık ve asıl geliş amacımızı gerçekleştirmek için ilan panosuna ilerledik. özel ders vermek için ilan verecektik: "fen lisesi mezunu boğaziçi üniversitesi öğrencisinden İngilizce, matematik, kimya ve biyoloji dersleri.".


çıkışta arkadaşımla yollarım ayrıldı. ravioliyle birlikte levent metrosuna yürümeye başladık yavaşça. akşam serinliğinde üşürken aynı zamanda terliyordum. akmerkez'den sonra yol artık güzel değildir öyle. etiler biter levent başlar. leventle beraber de karanlık. etiler'deki kibar insanlar yerlerini levent'in ters bakışlı insanlarına bırakır. ama bu akşam önemli değildi bu o kadar da; ben kimseyi görmüyordum çünkü kendi düşüncelerime dalmıştım. elit bir hayata duyulan özlem üstüneydi bu hayaller. metroya inerken sıyrıldım hepsinden, içim karardı her zamanki gibi. ama yine de dalgındım, turnikeye jeton yerine para atmaya çalıştım uzun süre hatta sinirlendim neden olmuyor diye. güvenliğin ters bakışları kendime getirdi beni. gittim jeton aldım kendime bir tane. metronun kapısının durduğu yeri yine inanılmaz bir biçimde bildim. bize buyuran o ses gibi önce inenlere yol verdim. her zamanki gibi "çekilir misiniz" demekten aciz bir kadın beni bel hizamdan iterek ilerletmeye çalıştı. böyle kadınlar her toplu taşıma aracında en az bir tane vardır. bulundukları yerden asla memnun olmazlar. kadına benim bir binek hayvanı olmadığımı, dolayısıyla beni dürterek bir yere varamayacağını hepimizin ortak olarak kullandığı konuşma dilini kullanmasını uygun bir dille rica ettim. halkımızda ortak olarak bulunan haklı olana kızma güdüsü yine kendini gösterdi ve insanlar öfkelendi bana. ne var ki yanımda güzel müziğim ve sesi oldukça dışarı veren kulaklığım vardı. ben de müzik onları yatıştırsın diye son ses dinledim ipodumdaki şarkıları.


metrodan indikten sonra cevahire girmem yine problem oldu. güvenliğin elinde müzik dinleyen genç bir insanın intihar bombası olarak cevahir'e geleceğine dair çok ciddi bir istihbarat olduğunu düşünüyorum. canlı bomba olmadığım anlaşılınca içeri girebildim. günahlarıma tanıklık etmesi için almam gereken şeyleri aldım. cevahirden çıktım her zaman alışveriş yaptığım büfeci her zamankinden mi dedi evet dedim ben de. hep istemiştim böyle bir müşteri ilişkisi ona sahibim sonunda artık.


sıradan gün böyle bitti. açım ve ravioli yapmalıyım. 

27 Şubat 2010 Cumartesi

bir insana yapılabilecek en büyük aşağılama onun hakkında en ufak bir hisse sahip olmamak. sevgi ya da aşk gibi şiirsel duygular değil bahsettiğim. birini aşağılamak istiyorsanız ondan nefret etmeyin, ona öfke duymayın yeter. aşağılama sıfır noktasıdır, alabildiğine hissiyatsız olmaktır. birini yaralamanın en kolay yoludur bu: hissiyatsızlık ve umursamazlık. çünkü şu dünya üstünde insanın en önemli içgüdüsü önemsenme arzusudur. insan önemsenmek için yaşar.

21 Şubat 2010 Pazar


küçük şeylerden mutlu olabilmekten çok daha kolay küçük şeylerden mutsuz olmak. hem de öyle bunalımdayım ben tribine girmek de değil, adam gibi mutsuz olmak. rahat olmak lazım diyorum hep rahatım da zaten ama işte o bir tek, ufacık şey yetiyor bazen adam gibi bir mutsuzluk için.birden o basit, küçük, anlamsız şey kendini yapayalnız, aptal, işe yaramaz bir sosyopat gibi hissetmene neden olabiliyor. sonra bir yumruk tıkanıyor gırtlağın oraya bir yere, yutkunamıyorsun; hatta yutkunacak bir şeyin de olmuyor, ağzın kurumuş çünkü. gözlerin doluyor, görüşün bulanıyor hafiften. bunu geçirecek bir şey yok mu? var elbet ama asla olması gerektiği zamanda olmaz. beklediğin sürece olmaz. beklemekten de vazgeçemezsin asla.

büyük olaylar bu kadar mutsuz etmez zaten insanı. onlara karşı bir çeşit savunma mekanızması var vücudun.kendine söylediğin yalanlar var. başkasına söylettiğin yalanlar var. onların kendiliğinden söylediği yalanlar var. hormonlar var.psikolojik olarak reddetme var. her şey planladığın gibi gider çoğunlukla büyük olaylarda. yalanların hormonların reddedişlerin hepsi hazırdır. ama o küçük şeyleri atlatmayı planlayamazsın.

o ufacık şey bütün o yalanları yüzüne vurur. elinde sadece ağzını kurutan gırtlağını tıkayan ve gözlerini yaşartan, hormonal-sinirsel, bir işe yaramadığı gibi durumu daha da zorlaştıran bedensel zırvalıklar kalır. sonra yavaş yavaş yeni bir yalan bulursun. boşlukları görmezden gelirsin. geçer gider. izi kalır ama.sonra her yeni küçücük şey daha da derinleştirir onu.hatta öyle ki, işte o izler birikir ve kalabalığın içinde yapayalnız otururken, hiçbir şey düşünmeden ve gözlerini odaklamak gayreti bile sarfetmeden boşluğa bakarken asılan suratında ortaya çıkarlar. biri anlamsızca ne oldu der.bu her zaman planın dahilinde olan bir olaydır, hazırlıklısındır ve yok bir şey dersin. gülümsersin. soruyu soran bu yalan cevap ve gülümsemeden tatmin olur. sen de tatmin olursun. sonra bomboş yaşam devam eder.
ressamın biri, ilk resmini yaptığı zamandan yıllar sonra, resimlerinin hepsini bir bir gözden geçirmeye karar verdi. uzun saatler harcadı resimlerini incelemek için, ne var ki, bu uzun sürenin nedeni çok fazla resim yapmış olması değil, sadece yaptığı resimleri gerçekten anlamak için çok fazla vakte ihtiyacının olmasıydı.


resimlerini incelerken hiç birinin güzel olmadığı yargısına vardı. bu sonuca yaptığı tüm resimlere sadece kendinin sahip olmasından yola çıkarak vardığını düşündü önce. satılmamışlardı, satılanlar da bir süre sonra geri gelmişti. resimleri başkaları tarafından beğenilmiyordu açıkça. ne var ki, böyle düşünmenin doğru olmadığını farketti sonra. resim yapmasının nedeni, başkalarının resimleri beğenecek olması değildi. resim yapmasının nedeni kendi duygularını ifade etmekti sadece. bunca yıldır resimlerini tek bir kişi bile beğenmemişken resim yapmayı sürdürmesinin nedeni buydu zaten. önemli olan onun resimlerde neyi nasıl ifade ettiğiydi. bu düşünceye sıkıca sarıldı önce. ama ruhunda kara bir delik gibi olan o acı gerçek hala yok olmamıştı: resimleri kötüydü. bu sonuca varmak için başkalarının resimlerini beğenip beğenmediğini düşünmesine ihtiyacı yoktu. gerçek anlatılması ya da üstünde düşünülmesi bile aptallık olacak kadar açıktı aslında: resimlerini kendi beğenmiyordu.


bazı resimler fazla abartılıydı. hissettikleri resimlerindeki kadar çok renk taşımıyodu. kırmızının en cart tonu değildi hissettikleri ya da o kadar parlak değildi o yıldızlar. ne o ağaç o kadar haşmetliydi ne de gölgesi o kadar koyu. ne resmettiği kadar mutlu da olmamıştı kederli de. o yangın öyle büyük değildi aslında, sonuç olarak o çizdiği enkaz da büyük değildi o kadar.


bazıları üstünde çok düşünüldüğü için yapmacıktı. mükemmelleştirmişti çizdiği her şeyi. tüm güzellikler kusursuzdu, mutluluklar da öyle. kederler ölümcüldü kusursuzca. her şey yerli yerindeydi, düzesizliği bile öyle resmetmetmişti ki kendine ait bir düzeni vardı. planlanmış bir mutluluk ne kadar gerçekçi olabilirdi oysa ya da bu kadar iyi kurgulanmış bir aşk? bu kadar iyi düşünülmüş bir keder yaşamamıştı hiç. yapmacıklık vardı bu resimlerde. sanki hissettiklerini ifade etmek için değil de başkalarına yalan söylemek için yapılmışlar gibi.


bazıları sırf resim yapmak için yapılmıştı. hissettiklerini resmettiğini söylerdi oysa hep. ama bazı resimler sadece o an resim yapıyor olmak için yapılmıştı. hissettikleri yoktu onlarda ne de hissedecekleri. abartılmış değillerdi, yapmacık değillerdi çünkü gerçek bile değillerdi zaten. hissedilenlerin bir ifadesi olarak değil kendine yalan söylemek için yapılmışlardı.


bazılarının da konusu çok saçmaydı. duyguları resmetmemişlerdi. içgüdülerin resimleriydiler sadece. hep çok derin duyguları olan bir insan olarak övünen biri için utanç verici resimlerdi bunlar. kendine ihanet etmişti bu resimlerde.


çok sinirlendi ressam, yıllarını vermişti bu resimlere ve gözüne bir hiç gibi geliyorlardı şimdi. düşündükçe hiç uğruna harcanan o uzun yıllar gözünde daha da büyüdü ressamın. resim yapmamalıyım artık diye düşündü. eğer yaptığı resimler gerçekten bu kadar kötüyse, resim yapmasının ne anlamı vardı gerçekten?


günler sonra içmediği bir gün, en sonunda, "hayır" dedi ressam "o resimleri ben yapmadım. o resimleri bir ressam yaptı ama ben bir ressam değilim.".