Let Down by Radiohead on Grooveshark

19 Ekim 2010 Salı

akşam banyoda işedikten sonra, klozete baktım sifonun düğmesine basmadan önce. suyla karışan idrarın rengi aynı çamaşır suyuna benziyordu ve kokusu da aynı derece iğrençti. işediğimde kendi bedenime dokunmuş olduğum için, ellerimi yıkamam gerekiyordu. belki milyonuncu defa bunun saçmalığını düşünürken, ellerime sabun sıktım, sabunun kokusu kirli olduğu savunulan çamurdan binlerce kez daha kötüydü. en sonunda kafamda yalnızca iki düşünce vardı ellerimi durularken (sabun temizliği getirmişti ama buna rağmen akıp gitmeliydi ellerimden) : 1) neden kendi bedenimi pis olarak değerlendirmem gerekiyordu ve 2) çamaşır suyunun temizlediği ve idrarın kirlettiği fikri neyden kaynaklanıyordu.


aslında beynimizin sadece ilkel güdüleri çalıştıran kısmına sahip olsam çok daha mutlu olurdum: ye, üre ve hayatta kal. geri kalan sadece mutsuzluk getiriyor başka bir şey değil. ne zaman ki, yediğim yemeğin orgazmını yaşıyorum, ilkel beyin devreden çıkıyor o an, düşündüğüm yegane şey de aynaya baktığımda yediğim şeyin calvin klein'ın iç çamaşırı modellerine benzerliğimi daha da azaltacak olan göbeğime olan etkisi oluyor. seksin tam o en ıslak, en çok kokan anında, soluk aldığında aldığın hava artık atmosferin ilk on altı kilometresindeki yüzde yirmi birlik oksijenden ziyade, o sırada yapabildiği tek şey çığlık atmak olan insanın ciğerlerinden çıkan karbondioksit ağırlıklı tatmin dolu sıcaklıkken, kafamda sadece, uyandığımda ne yapmam gerekeceği ve karşımdakinin "sevgilisi"nin yaptığım şeyi bilse, benim aynı durumda kaldığımda hissettiklerimi hissedip hissetmeyeceği. hayatta kalmaksa, artık kalp atışlarımı hissedebilmekten çok, yüz kırk karakterlik bir "tweet" girmekten ibaret artık.


taksimde geçirilen bir gecenin sonunda, kanımda dolaşan alkol yeteri kadar beyin hücremi öldürebilmişse, insanları izlerim sadece. taksimde gecenin gündüzden bir farkı yoktur, yeteri kadar içkiden sonra asla olmamıştır zaten. sanki köle taşıyan gemiymişçesine sıkış tepiş barlar, her zamanki ter kokusu, her zamanki kötü müzik, her zamanki yapış yapışlık... yalnız insanlar, çoğu yalnızlığını tek gecelik sekslerle bitirebileceğini düşünen ama defalarca yanılmış olduklarını görseler bile bu fikirlerinden vazgeçmeyen yalnız insanlar, sigara içiyorlardır yine. o sigaraların dumanı her zamanki gibi ertesi sabah yanlarında uyanacakları tanımadıkları insanların ciğerlerine de uğruyordur gitmeden önce, daha sonra birbirine karışacak nefeslerin habercisi gibi. aslında hepsi yalnız uyanacaktır ertesi sabah, bazıları gerçekten yalnız, bazıları ise yalnız, ama sadece daha derinden derine. yine de, yeteri kadar içkiden sonra yalnız olmanın bir önemi yoktur. yalnız olmayanlar ise daha kötü durumdadırlar, kendilerinin yanısıra yanındakilere de katlanmaları gerekiyordur. her zamanki gibi kısıtlanmışlardır: yalnız olmamanın bedeli. yine de, eğer yeteri kadar içilmişse, başkalarının bir önemi yoktur. 


insanlar neden her cumartesi günü bu kadar çok alkol alıp evlerine utançla dönüyorlar ki zaten? tek bir sebebi var, o da beynin düşünebilen kısmını öldürüp sadece içgüdülerle başbaşa kalmak. düşünmemek. düşünmek acı çekmektir. anlamsızca mutlu olmak, düşünemeyenlere özgü, düşünenler sadece anlamsızca mutsuz olurlar. ya da... anlamsızca mutsuz olmak değil de, anlamsızca mutlu olmama isteği diyelim.

6 Ekim 2010 Çarşamba

sonbahar artık yok. ilkbahar gibi o da kayboldu gitti artık. gidenler sadece mevsimler olsaydı umursamayabilirdim ama gidenler sadece mevsimler değil, hayır, duygular gitti onlarla beraber, anılar da.



daha birkaç gün önce coğrafya anlatıyordum öğrencilerime: dünyanın şekli ve hareketlerinin sonuçları. "23 eylül" dedim, tahtaya çizdiğim dünya figürünün üstüne elimi koyarak (güneş ışınları ekvatora dik düşüyordu), "sonbahar ekinoksu olarak bilinir.". "bugünde, tüm dünyada gece ve gündüzlerin süresi birbirine eşittir ve yine bugün kuzey yarımkürede sonbaharın başlangıcıdır.". şimdi, dışarıdaki buz gibi havayı ve yaz yağmurunun mutlu tavrının aksine acımasız bir şekilde yağan kış yağmurunu izlerken pencerede, buruk bir şekilde gülümsetiyor sadece o anlattıklarım. zaten ben "sonbahar" derken öğrencilerimin gözünde oluşan boş bakışlar, her şeyden daha iyi anlatıyordu bahar denilen şeyin yok oluşunu.


o gün ders coğrafya değil de aşk olsaydı, ben işte değil evde olsaydım ve tamamen farklı bir öğrenci olsaydı karşımda, "tatilin yarattığı özlemin sevişerek giderilmesi" konusunu işlerken ben, tek bir dokunuşun bir insanın tüylerinde yarattığı ürpertiyi anlatmak için elimle bir çift göğüse dokunarak, "işte" deseydim, "bir bedenin diğerinde yarattığı bu etkiye aşk denir.", yine aynı boş gözlerle karşılaşacaktım, ne bir eksik ne de bir fazla.


keza, sararıp dökülen yapraklar da yok artık. eskiden kar çıplak ağaçların üstüne yağardı (bu da insana romantik olma şansı verirdi yazarken, "yapraksız ve çıplak sevgilileri daha çok üşümesin diye onları karla örttü dünya" diyecektim mesela.). şimdi haftasonu kar gelecek diyorlar ama ağaçlar yemyeşil daha. dökülen yapraklar olmayınca, her yerde mutlaka görülen, hayatının amacı dökülen kahverengi yaprakları süpürmek olan yaşlı çöpçü amcalar da ortadan yok oldu. o amcalar ki, bana her zaman yaşamaya çalışan insanları anımsatırlardı, tepelerindeki ağaçlardan yaprak dökülmeye devam ederken umurlarında bile olmadan süpürmeye devam ettikleri için.


baharlar yok olunca, vivaldi'nin dört mevsim'i de anlamsızlaştı, mevsimlerle metafor kuran her sanat eseri gibi. aşkı ilkbahara, mutluluğu yaza, ayrılığı sonbahara, yalnızlığı da kışa benzetmek anlamsızlaştı. artık sadece miskin bir yaz ve üşüten bir kış var, aynı artık sadece anlamsız miskin seksler ve yalnız başına uyunan geceler olduğu gibi.


sonbahar da kayboldu, ilkbaharı izleyerek. yalnız başlarına gitmediler, duyguları, anıları ve anlamı yanlarına aldılar giderken. bunaltı ve miskinlik ile yalnızlık ve üşüme kaldı sadece geride.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

kabe aslında londra'da olduğu için yurt dışında gerçekten gitmek istediğim tek yer orası oldu her zaman. o kutsal müzikler orada gelmemiş miydi tanrıdan? yağmur damlalarıyla yollamamış mıydı onları? (v for vendetta'da "tanrı yağmurdadır" diye geçer -dikkatinizi çekerim olayı ingilterede geçiyor-, benim anneannem de yağmura "rahmet" der.)


"keşke burada olsaydın!" dediklerinde seslenilen kişinin en hafif tabiriyle bir "sevgili" olduğunu sanmadılar mı? hayır hayır hayır, çok daha asildi seslendikleri duygu (hayır hayır hayır çok daha asil değildi, asildi sadece yoksa aşkın kendisi asil mi?). hangimiz bir kenara fırlattığımız zordaki arkadaşımızı onurlandırmak için öyle seslenebiliriz? evet evet evet basit aşklarımızı ifade etmek için kullanalım haydi o sözleri, siz düzüşün diye seslendiler çünkü, hiç kendimizi kandırmayalım.


aşk kapitalist bir şeydir! çünkü uğrunda harcadığınız emekle ölçülmez değeri, arz ve taleple belirlenir onun yerine. siz istediğiniz kadar emek verin, size talep yoksa hiç bir değeriniz de yoktur (asil değil demiştim size.değil çünkü.).


günlerdir hava londra haline getirdi istanbul'u (yalan söylüyorum. birincisi günlerdir diye abarttığım süreç en fazla üç gündür. ikincisi ben gitmedim hiç londraya nereden bileceğim orasının havasını -"aya da hiç gitmedim ama tüm özelliklerini sayabilirim sana"... ahahha ergenliğimde kurmuştum bu cümleyi, ne saçma! ne saçma!-).ama bu yağmur aynı mesajı getirmedi tanrıdan, öyle ki, kimse onların seslendiği seslenemedi hiç bir şeye. bilmiyorum belki de ingilizler asıl seçilmiş kavimdir (yahudilere gönderme yapıyorum evet.). zaten gelen mesajlardan biri de "sessiz bir depresyonun içinde takılıp kalmak ingilizlere özgüdür" değil miydi? burada buna sadece "höyt!" denebilir. ne bir eksik ne de bir fazla. ama yağmur yağıyor ve evet dışarı çıkarsak, ıslanırsak, soğuktan titreyebiliriz. 


şimdi açık konuşalım. edebiyatta sinemada müzikte tiyatroda hatta resimde, sanatın her dalında, işlenen bir konu var: kavuşamamaları için hiçbir görünür neden olmamasına rağmen çok derindeki asil sebeplerden dolayı birbirine kavuşamamamış insanlar. bunların çoğu da insanlara tokat atmayı çok seven yetenekli insanlar tarafından ortaya çıkarılıyor. allah aşkına söyleyin bana, roquentin neden anny'yle pariste mutlu bir hayat süremez? lulu neden pierre ile kaçmaz? jesse neden celine ile aynı trene binmez? mrs. chan neden chow ile singapura gitmez gitse bile bir sigara içip döner? görünür tek sebep yoktur, ama (aaaah!) çok derin ve asil nedenler vardır. bunda asil olan hiçbir şey yok. yok.


dikkatinizi çekti mi bilmem bu dediklerimin hepsi erkekler tarafından ortaya konmuş şeyler. ve bu adamlar açıkça yalan söylüyorlar. aslında görünür sebepler var. sebep de aslında bir tarafın diğerini beğenmemesi kadar basit bir şey çoğunlukla. ama bunu itiraf etmek çok zor ya hani. o sebeple çok yetenekli beyefendiler derin ve asil sebepler icat ediyorlar. yani yapmayın sartre da Kar Wai Wong da çirkin adamlar.


tamam yağmur yağıyor (dün de yağıyordu ve ıslandım bir arkadaşımla ama soğuk olduğu için titremedik bu sebeple çok da önemli olduğunu sanmıyorum -belki de kandil olduğu için ve sadece bu sebeple.-) ve kabul de ediyorum ki şimdi çıkıp ıslansam soğuktan titrerim. ama o lanet arz eğrisi talep eğrisiyle kesişip hepimizin taptığı o kesişim noktasını oluşturmadıkça tek getirisi soğuk algınlığı -o da soğuk algınlığına inanıyorsak-  olacak (içiyorsak bir de baş ağrısı yaratır sabah.).


ve inanıyorum ki bir insanın bir sivrisineği kendi elleriyle ezip öldürebilmesinin nedeni gece ısırılmaktan duyacağı rahatsızlığı engelleme isteğinden çok bunu yapabilecek kadar güçlü olduğunu görmekten aldığı hazdır (hiç asil olmayan göndermeler. böyle böyle çarpıtıyoruz gerçekleri.).


ve evet fazla histerik.


ama gerçek histeriktir (bir de kullanışsız diyordu yine ingiliz birileri). bu kadar kaçmak bu sebeple.


sanat da bu sebeple var.

6 Temmuz 2010 Salı

bir bulutun içinde yaşıyordu be bu gerçekten güzel bir şeydi. göklerde oradan oraya savrulmak ve her şeye tepeden bakmak. ama sonra istemediği bir şey oldu: büyüyordu. büyüdükçe ağırlaşıyor, artık rahatça havada süzülememeye başlıyordu. en sonunda düşmeye başladı. bunu istemiyordu oysa, gökyüzü güzeldi. ama durmadı; çünkü duramazdı. sonra düşündü yağmur damlası: yukarısı neden güzel? bu soruya verecek hiçbir cevabı yoktu. daha da hızlı düşmeye başladı ve sordu: neden düşmek kötü? bilmiyordu. artık yere yaklaşmaya başlamıştı ve artık insanları rahatça görebiliyordu. yağmurun altında kafasını göğe kaldırmış ve ağzını açmış olan küçük bir çocuk gördü. ve insanlar gördü, daha çok, daha çok insanlar. insanları sevmedi. yoksa yere onlar için mi düşüyordu? onlar için düşmek istemiyordu. ama düşüyordu. bütün cevapsız sorularıyla beraber, sessizce düşüyordu. yukarısı neden güzeldi? düşmek neden kötü? neden düşüyordu? yolun sonuna geldi, yerde ufak parçalara bölünürken -ölürken- mutluydu: artık bilmesi gerekmiyordu.


hava rüzgarlıydı, yağmur yağmaya başlamıştı. sadece bir an için ufak bir rüzgar bir bulutu yerinden oynattı ve dolunay açığa çıktı, tüm o parlaklığıyla, aydınlattı bütün göğü, güçlü ve karşıkonulmaz ışığı ile. tüm o parlaklığına rağmen aslında hiç de mutlu gözükmüyordu, daha çok hüzünlü gibiydi sanki. tüm o ihtişamı, parlaklığı ve gücü onu mutlu etmiyordu, küçülmek istiyordu, kaybolmak ve karanlığa karışmak. bu olduğunda da mutlu olmayacaktı oysa çünkü yeniden dolunay olacaktı en sonunda. ve yeniden bekleyecekti karanlığa kavuşmayı. yeniden, ve sonra yeniden. bakmaktan kendimi alamadığım ışığı "iyi ki insansın" diyor bana. belki de öyle ama çok da emin değilim. "iyi ki dolunay değilim" diyorum sadece.

6 Haziran 2010 Pazar

üstünde yürüdüğün yolun nereye gittiğini bilmiyorsan yol diyebilir misin ona hala? sadece üstünde yürüyor olmak yol yapar mı onu? biz nereye gittiğini bilmediğimiz bir yolda yürüyorduk. dinliyordum ben fazla konuşmadan, söylenen her şeyin kendi etrafıma diktiğim cahillik, sığlık ve umursamazlık duvarlarını bir bir yok ettiğini görerek. duyduğum her şeye bir cevabım vardı ama sadece kendi içimde ifade bulan cevaplardı, hiçbirini dile getirmedim. öyle ya istediklerini söylemek suç, hatta zayıflık değil miydi? bir oyun oynamak gerekiyordu ben de kendi rolümü oynuyordum. cennet kuşlarının çiftleşme dansı gibi ama o kadar estetik değil kesinlikle. derken gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. işte yine oradaydı venüs ve yine öyle parıldıyordu. "evet venüs böyle parıldıyorsa yaz gelmiş demektir." dedim birden. evet konuyla tamamen alakasızdı dediğim. ama gerçekle birebir alakalıydı.


mp3 playerım çantamda açılmıştı bir keresinde kendi kendine, tüm gün boyunca müzik vardı çantamın içinde kimsenin duymadığı. otobüse bindiğimde çantamı açtım ve ancak o an farkettim bu durumu. çantamın içinde güzel müzikler çalmış bugün diye düşündüm önce. ama hayır! ben dinlemediğim sürece güzel midir o müzik? hatta müzik midir o ben dinlemiyorsam? ben dinlediğim sürece güzel müzikler çalıyor o alet, ben dinlemediğimde hiçbir şey çalanlar. peki o zaman şarjı neden bitmişti? o enerji nereye gitmişti?


anlatıyordu o ve ben dinliyordum. anlatacak o kadar fazla şeyi vardı ki... benim de vardı anlatacağım bir çok şey ama ben anlatmayı tercih etmedim pek. aslında aynı yollardan geçmiştik ikimiz de hemen hemen. çok okumuştuk, çok sorgulamıştık, çok zekiydik ve "biliyorduk". kendi adıma beni bunların hiçbiri mutlu etmedi geçmişte. ve matrix'i izlerken cypher "ignorance is bliss!" dediği an ben de kararımı vermiştim. mutluluğun yolu sığ olmaktan geçiyordu. sığlığın sağladığı uyuşturucudan verdim beynime. her zaman kullandığım beylik laflarımı hazırladım, onların arkasına sığındım, beni bir kale gibi korudu o laflar. "avrupa sineması çok boktan izlemem kesinlikle!" , "seksenlerden nefret ediyorum, seksenler müziği dinlemem ben!"... ve daha nicesi. beni korudular, mutluluk da sağladılar, evet. o ise, durumundan mutlu muydu değil miydi ya da benim gibi sorunlar yaşamış mıydı bu konuda bilmiyorum ama, kendine güven kalkanı geliştirmişti kendine. benimkinden daha sağlam olduğunu gördüm onun duvarlarının. benimki tuzla buz oldu ama onunki hala orada duruyor.


hissetmenin zayıflık olduğu dünyada yaşıyoruz, hissettiklerini söylemenin ise kelimenin tam anlamıyla acizlik. televizyonda "seni seviyorum" dediği için "ezik" ilan edilen insanların hikayeleri dönüyor. kimse söylememeli ne hissettiğini birbirine. bir oyun oynanacak sadece. sartre'ın bulantıda anlattığı gibi bir oyun. cennet kuşlarının çiftleşme dansı gibi. dişi bakacak, şovu beğenirse kabul edecek, beğenmiyorsa uçup gidecek, ama erkek şovuna devam edecek kendi halinde. kimsenin birbirine ne hissettiğini söylemediği ve söylediğinde ayıplandığı bu dünyada mutlu ilişkiler olmasını bekliyorsanız çok beklersiniz derim sadece size. sakın bir şey söylemeyin! oyuna devam edin yeter. şov devam etmeli.


venüs parıldıyordu gökyüzünde tüm güzelliğiyle. venüs bu şekilde sadece yazın parıldar. "evet venüs böyle parıldıyorsa yaz gelmiş demektir." dedim birden. evet konuyla tamamen alakasızdı dediğim. ama gerçekle birebir alakalıydı. 

14 Mayıs 2010 Cuma

çocukluğunda sıkılmanın çok saçma olduğunu düşünürdü. her zaman hayal kurabilirdi insan, istediği yerde olabilir ve istediği şeyi yapabilirdi hayallerinde. bu yüzden saatlerce yürürdü sessizce sıkılacak gibi olduğunda. etrafını görmeden ve duymadan, sadece hayallerini hissederek. o kadar çok yaptı ki bunu, en sonunda hayalleri gerçek sanmaya başladı. hayallerindeki gibi davranmaya çalıştı. imkansızı istiyordu, imkansız onun olmadı hiç bir zaman. sıkılmanın mutsuz olmaktan daha daha iyi olduğuna karar verdi ve hayal kurmaktan vazgeçti. yine de saatlerce yürürdü sessizce, yine duymadan ve görmeden etrafını, hayal de kurmadan.


sonsuz sıkıntı içindeyken olabilecek en gereksiz müsvedde kağıdına kırmızı mürekkeple güzel şeyler karalamıştı o gün. görmek istediği anların tasvirleri, oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı. hayallerini karalamıştı kağıda, kırmızı mürekkeple. yine inandı hayallerine, hayallerinin gerçek olduğuna. müsvedde kağıdını karalamalar içe gelecek şekilde dörde katladı ve arka cebine koydu, tam da cüzdanıyla kendisi arasına.


sarı bir taksiye binmişti o gün, hatta son parasını sarı bir taksiye vermesi gerekmişti. para cüzdanın içindeydi, limiti dolmuş olan kredi kartlarının hemen yanında. cüzdanını aldı cebinden ve taksinin ücretini ödedi. cüzdanını tekrar cebine koydu içinde bir sıkıntıyla. taksiden indi ve yürümeye başladı. yürürken kendini karalamalarını düşünürken buldu. yine etrafını asla farketmeden hayaller kuruyordu. oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı hayaller.


gideceği yere vardığında cebini yokladı, karalamarına bakmak için, onu bir hastalık gibi saran o karalamalara. kağıt cebinde yoktu. taksiye parasını vermek için cüzdanını çıkartırken düşmüştü kırmızı mürekkeple karalanmış, oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı hayalleri. kalakaldı öylece, ağzı kurudu, içtiği su kuruluğu almadı, aksine, dahada kuruttu ağzını. abartmak her zaman hayatı kolaylaştıran korkakça bir huyu olduğu için abarttı hemen her şeyi: yazdığı en güzel şiiri kaybetmişti.


aradan çok fazla zaman geçmemişti o gece banyoya girdiğinde. yıkanmak ona kendini iyi hissettirmedi çünkü suyla akan gidenlerin kirlilik değil kendisi olduğunu hissediyordu. banyodan çıkınca saçlarını kuruladı havluyla, belki bininci kez saçlarını beğenmedi aynada. yüzündeki sakalları yaşlanmış olduğunu düşündürttü ona, yaşça yaşlanmak değil, daha çok ruhun eskimesi. traş olmaya karar verdi.


gereğinden fazla uzamış sakalları zor kesiliyordu. traş olurken kendini iyi hissetmedi, oysa dedesini kullandığı gibi bir traş takımı kullanıyordu ama dedesinin traş oluşunu kendisinden geçmiş bir biçimde izleyen o küçük çocuk aynada yoktu. çenesinin altındaki sakalları keserken, kendisini kesti derince. yaradan kırmızı mürekkep aktı sessizce, lavaboya damladı, oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı bir şekilde. akıp gitti. abartmak her zaman hayatı kolaylaştıran korkakça bir huyu olduğu için abarttı hemen her şeyi: şah damarını kesmiş olmaktan korktu.


durmadı kırmızı mürekkep uzun süre, kalın bir tomar tuvalet kağıdını üstüne bastırmasına rağmen. en sonunda durduğunda tuvalet kağıdına baktı uzun süre, kırmızı mürekkeple yapılmış karalamalar belirmişti üstünde, oldukça romantik olan ama oldukça gerçek dışı karalamalar. hayalleri esir aldı onu yine, kendi hayallerinin esiri olarak uyudu gece.


ertesi gün işaretler aradı durdu sürekli. bulamayınca kendi yarattı onları. oysa en açık işareti görememişti hiç: kırmızı mürekkeple karalanmış oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı o hayaller akıp gitmişti hep.


daha sonra uzaklıkların hiç önemi kalmadı, aynı onun her zaman olmaması gereken yerde kalması gibi. etrafını görmeden ve duymadan uyudu, hayal de kurmuyordu.

11 Mayıs 2010 Salı

boğaziçi üniversitesi'nin girişi, burjuva hayatların yaşandığı ve maddi mutlulukların hüküm sürdüğü etiler'in bittiği ve orta sınıf altı kesimin hayatlarını dışarıdan habersizce devam ettikleri gecekondu mahallesi rumeli hisarüstünün başladığı yerdedir. girişten eski ama estetik binalarıyla amerikan üniversiterine benzeyen ama bir şekilde yapay duran güney meydana uzun bir yokuşla inilir. yokuşu inmek çok kolaydır; kendinizi onun eğimine bırakırsınız, sağ tarafınızda bebek sahillerinin manzarası size eşlik ederken boğazın görüntüsünü kesintiye uğratanlar sadece baharda pembemsi mor renkleriyle açan erguvanlardır. yokuşu çıkmak ise yorucudur; antremansızsanız nefesiniz kesilir, hava soğukken çok üşür, sıcakken de çok terlersiniz, sigara içenler de bu yolda çokça öksürük krizine girerler. yine de, yokuşu çıkmak inmekten her zaman daha güzeldir.


yokuşun ortasından hemen sonra konumlanmış olan kuşun serenatı sadece yokuşu çıkarken duyulur; ki o serenat aslında okulda her çarşamba yapılan klasik müzik dinletilerinden daha güzeldir. inerken kulağınıza gelmez bu şaheser asla çünkü inerken her zaman sizi sağır eden bir amacınız vardır: aşağıdaki arkadaşlarınıza gidiyorsunuzdur ya da bir derse yetişeceksinizdir.... 


müzik dinliyorsanız eğer yokuşu çıkarken tam olarak o ana uygun olan şarkı her zaman yorulduğunuz için durakladığınız an çalar ve o an hep boğazın en güzel haline denk gelir.


yanınızda biri varsa eğer, onun gerçek haliyle ancak yokuşu çıkarken tanışırsınız çünkü yokuşu çıkmaya çalışırken rol yapmaya fırsat bulamaz kimse. bir bakıma kendinizi de o yokuşu çıkarken tanırsınız çünkü düzgün nefes almaya çabalarken kimsenin kendine yalan söylemeye fırsatı kalmaz.


bir tebessümün en anlamlı olduğu zamanlar o yokuşun çıkıldığı zamanlardır. çünkü nefessiz kalmamak için konuşmazsınız. yorulduğunuz için tebessüm etmek de zor gelir. bu sebeple sadece ifade edilmeye değer şeyleri ifade edersiniz, bunu boş boş konuşarak değil zorla oluşan çok değerli bir tebessümle yaparsınız.


ve en önemlisi aklınızı başınızdan alan o koku her zaman sizi yokuşu çıkarken teslim alır. çünkü derin derin nefes alırsınız ve konuşmazsınız. aklınız da sadece en önemli şeyleri algılamak için çalışır. işte o an o koku ordadır. koku geldiğinde geri kalan her şey gider, görmenin bir değeri kalmaz, kuş bile susar, nefes almıyorsunuzdur çünkü bu artık gereksizdir. sadece o koku kalır. yokuş bittikten sonra da devam eder bazen o koku. sonra geçer, siz tekrar yer yüzüne inersiniz. ama kokuyu unutmak mümkün olmaz bir türlü.


kokuyu unutmak kesinlikle mümkün olmuyor.