Let Down by Radiohead on Grooveshark

10 Temmuz 2010 Cumartesi

kabe aslında londra'da olduğu için yurt dışında gerçekten gitmek istediğim tek yer orası oldu her zaman. o kutsal müzikler orada gelmemiş miydi tanrıdan? yağmur damlalarıyla yollamamış mıydı onları? (v for vendetta'da "tanrı yağmurdadır" diye geçer -dikkatinizi çekerim olayı ingilterede geçiyor-, benim anneannem de yağmura "rahmet" der.)


"keşke burada olsaydın!" dediklerinde seslenilen kişinin en hafif tabiriyle bir "sevgili" olduğunu sanmadılar mı? hayır hayır hayır, çok daha asildi seslendikleri duygu (hayır hayır hayır çok daha asil değildi, asildi sadece yoksa aşkın kendisi asil mi?). hangimiz bir kenara fırlattığımız zordaki arkadaşımızı onurlandırmak için öyle seslenebiliriz? evet evet evet basit aşklarımızı ifade etmek için kullanalım haydi o sözleri, siz düzüşün diye seslendiler çünkü, hiç kendimizi kandırmayalım.


aşk kapitalist bir şeydir! çünkü uğrunda harcadığınız emekle ölçülmez değeri, arz ve taleple belirlenir onun yerine. siz istediğiniz kadar emek verin, size talep yoksa hiç bir değeriniz de yoktur (asil değil demiştim size.değil çünkü.).


günlerdir hava londra haline getirdi istanbul'u (yalan söylüyorum. birincisi günlerdir diye abarttığım süreç en fazla üç gündür. ikincisi ben gitmedim hiç londraya nereden bileceğim orasının havasını -"aya da hiç gitmedim ama tüm özelliklerini sayabilirim sana"... ahahha ergenliğimde kurmuştum bu cümleyi, ne saçma! ne saçma!-).ama bu yağmur aynı mesajı getirmedi tanrıdan, öyle ki, kimse onların seslendiği seslenemedi hiç bir şeye. bilmiyorum belki de ingilizler asıl seçilmiş kavimdir (yahudilere gönderme yapıyorum evet.). zaten gelen mesajlardan biri de "sessiz bir depresyonun içinde takılıp kalmak ingilizlere özgüdür" değil miydi? burada buna sadece "höyt!" denebilir. ne bir eksik ne de bir fazla. ama yağmur yağıyor ve evet dışarı çıkarsak, ıslanırsak, soğuktan titreyebiliriz. 


şimdi açık konuşalım. edebiyatta sinemada müzikte tiyatroda hatta resimde, sanatın her dalında, işlenen bir konu var: kavuşamamaları için hiçbir görünür neden olmamasına rağmen çok derindeki asil sebeplerden dolayı birbirine kavuşamamamış insanlar. bunların çoğu da insanlara tokat atmayı çok seven yetenekli insanlar tarafından ortaya çıkarılıyor. allah aşkına söyleyin bana, roquentin neden anny'yle pariste mutlu bir hayat süremez? lulu neden pierre ile kaçmaz? jesse neden celine ile aynı trene binmez? mrs. chan neden chow ile singapura gitmez gitse bile bir sigara içip döner? görünür tek sebep yoktur, ama (aaaah!) çok derin ve asil nedenler vardır. bunda asil olan hiçbir şey yok. yok.


dikkatinizi çekti mi bilmem bu dediklerimin hepsi erkekler tarafından ortaya konmuş şeyler. ve bu adamlar açıkça yalan söylüyorlar. aslında görünür sebepler var. sebep de aslında bir tarafın diğerini beğenmemesi kadar basit bir şey çoğunlukla. ama bunu itiraf etmek çok zor ya hani. o sebeple çok yetenekli beyefendiler derin ve asil sebepler icat ediyorlar. yani yapmayın sartre da Kar Wai Wong da çirkin adamlar.


tamam yağmur yağıyor (dün de yağıyordu ve ıslandım bir arkadaşımla ama soğuk olduğu için titremedik bu sebeple çok da önemli olduğunu sanmıyorum -belki de kandil olduğu için ve sadece bu sebeple.-) ve kabul de ediyorum ki şimdi çıkıp ıslansam soğuktan titrerim. ama o lanet arz eğrisi talep eğrisiyle kesişip hepimizin taptığı o kesişim noktasını oluşturmadıkça tek getirisi soğuk algınlığı -o da soğuk algınlığına inanıyorsak-  olacak (içiyorsak bir de baş ağrısı yaratır sabah.).


ve inanıyorum ki bir insanın bir sivrisineği kendi elleriyle ezip öldürebilmesinin nedeni gece ısırılmaktan duyacağı rahatsızlığı engelleme isteğinden çok bunu yapabilecek kadar güçlü olduğunu görmekten aldığı hazdır (hiç asil olmayan göndermeler. böyle böyle çarpıtıyoruz gerçekleri.).


ve evet fazla histerik.


ama gerçek histeriktir (bir de kullanışsız diyordu yine ingiliz birileri). bu kadar kaçmak bu sebeple.


sanat da bu sebeple var.

6 Temmuz 2010 Salı

bir bulutun içinde yaşıyordu be bu gerçekten güzel bir şeydi. göklerde oradan oraya savrulmak ve her şeye tepeden bakmak. ama sonra istemediği bir şey oldu: büyüyordu. büyüdükçe ağırlaşıyor, artık rahatça havada süzülememeye başlıyordu. en sonunda düşmeye başladı. bunu istemiyordu oysa, gökyüzü güzeldi. ama durmadı; çünkü duramazdı. sonra düşündü yağmur damlası: yukarısı neden güzel? bu soruya verecek hiçbir cevabı yoktu. daha da hızlı düşmeye başladı ve sordu: neden düşmek kötü? bilmiyordu. artık yere yaklaşmaya başlamıştı ve artık insanları rahatça görebiliyordu. yağmurun altında kafasını göğe kaldırmış ve ağzını açmış olan küçük bir çocuk gördü. ve insanlar gördü, daha çok, daha çok insanlar. insanları sevmedi. yoksa yere onlar için mi düşüyordu? onlar için düşmek istemiyordu. ama düşüyordu. bütün cevapsız sorularıyla beraber, sessizce düşüyordu. yukarısı neden güzeldi? düşmek neden kötü? neden düşüyordu? yolun sonuna geldi, yerde ufak parçalara bölünürken -ölürken- mutluydu: artık bilmesi gerekmiyordu.


hava rüzgarlıydı, yağmur yağmaya başlamıştı. sadece bir an için ufak bir rüzgar bir bulutu yerinden oynattı ve dolunay açığa çıktı, tüm o parlaklığıyla, aydınlattı bütün göğü, güçlü ve karşıkonulmaz ışığı ile. tüm o parlaklığına rağmen aslında hiç de mutlu gözükmüyordu, daha çok hüzünlü gibiydi sanki. tüm o ihtişamı, parlaklığı ve gücü onu mutlu etmiyordu, küçülmek istiyordu, kaybolmak ve karanlığa karışmak. bu olduğunda da mutlu olmayacaktı oysa çünkü yeniden dolunay olacaktı en sonunda. ve yeniden bekleyecekti karanlığa kavuşmayı. yeniden, ve sonra yeniden. bakmaktan kendimi alamadığım ışığı "iyi ki insansın" diyor bana. belki de öyle ama çok da emin değilim. "iyi ki dolunay değilim" diyorum sadece.

6 Haziran 2010 Pazar

üstünde yürüdüğün yolun nereye gittiğini bilmiyorsan yol diyebilir misin ona hala? sadece üstünde yürüyor olmak yol yapar mı onu? biz nereye gittiğini bilmediğimiz bir yolda yürüyorduk. dinliyordum ben fazla konuşmadan, söylenen her şeyin kendi etrafıma diktiğim cahillik, sığlık ve umursamazlık duvarlarını bir bir yok ettiğini görerek. duyduğum her şeye bir cevabım vardı ama sadece kendi içimde ifade bulan cevaplardı, hiçbirini dile getirmedim. öyle ya istediklerini söylemek suç, hatta zayıflık değil miydi? bir oyun oynamak gerekiyordu ben de kendi rolümü oynuyordum. cennet kuşlarının çiftleşme dansı gibi ama o kadar estetik değil kesinlikle. derken gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. işte yine oradaydı venüs ve yine öyle parıldıyordu. "evet venüs böyle parıldıyorsa yaz gelmiş demektir." dedim birden. evet konuyla tamamen alakasızdı dediğim. ama gerçekle birebir alakalıydı.


mp3 playerım çantamda açılmıştı bir keresinde kendi kendine, tüm gün boyunca müzik vardı çantamın içinde kimsenin duymadığı. otobüse bindiğimde çantamı açtım ve ancak o an farkettim bu durumu. çantamın içinde güzel müzikler çalmış bugün diye düşündüm önce. ama hayır! ben dinlemediğim sürece güzel midir o müzik? hatta müzik midir o ben dinlemiyorsam? ben dinlediğim sürece güzel müzikler çalıyor o alet, ben dinlemediğimde hiçbir şey çalanlar. peki o zaman şarjı neden bitmişti? o enerji nereye gitmişti?


anlatıyordu o ve ben dinliyordum. anlatacak o kadar fazla şeyi vardı ki... benim de vardı anlatacağım bir çok şey ama ben anlatmayı tercih etmedim pek. aslında aynı yollardan geçmiştik ikimiz de hemen hemen. çok okumuştuk, çok sorgulamıştık, çok zekiydik ve "biliyorduk". kendi adıma beni bunların hiçbiri mutlu etmedi geçmişte. ve matrix'i izlerken cypher "ignorance is bliss!" dediği an ben de kararımı vermiştim. mutluluğun yolu sığ olmaktan geçiyordu. sığlığın sağladığı uyuşturucudan verdim beynime. her zaman kullandığım beylik laflarımı hazırladım, onların arkasına sığındım, beni bir kale gibi korudu o laflar. "avrupa sineması çok boktan izlemem kesinlikle!" , "seksenlerden nefret ediyorum, seksenler müziği dinlemem ben!"... ve daha nicesi. beni korudular, mutluluk da sağladılar, evet. o ise, durumundan mutlu muydu değil miydi ya da benim gibi sorunlar yaşamış mıydı bu konuda bilmiyorum ama, kendine güven kalkanı geliştirmişti kendine. benimkinden daha sağlam olduğunu gördüm onun duvarlarının. benimki tuzla buz oldu ama onunki hala orada duruyor.


hissetmenin zayıflık olduğu dünyada yaşıyoruz, hissettiklerini söylemenin ise kelimenin tam anlamıyla acizlik. televizyonda "seni seviyorum" dediği için "ezik" ilan edilen insanların hikayeleri dönüyor. kimse söylememeli ne hissettiğini birbirine. bir oyun oynanacak sadece. sartre'ın bulantıda anlattığı gibi bir oyun. cennet kuşlarının çiftleşme dansı gibi. dişi bakacak, şovu beğenirse kabul edecek, beğenmiyorsa uçup gidecek, ama erkek şovuna devam edecek kendi halinde. kimsenin birbirine ne hissettiğini söylemediği ve söylediğinde ayıplandığı bu dünyada mutlu ilişkiler olmasını bekliyorsanız çok beklersiniz derim sadece size. sakın bir şey söylemeyin! oyuna devam edin yeter. şov devam etmeli.


venüs parıldıyordu gökyüzünde tüm güzelliğiyle. venüs bu şekilde sadece yazın parıldar. "evet venüs böyle parıldıyorsa yaz gelmiş demektir." dedim birden. evet konuyla tamamen alakasızdı dediğim. ama gerçekle birebir alakalıydı. 

14 Mayıs 2010 Cuma

çocukluğunda sıkılmanın çok saçma olduğunu düşünürdü. her zaman hayal kurabilirdi insan, istediği yerde olabilir ve istediği şeyi yapabilirdi hayallerinde. bu yüzden saatlerce yürürdü sessizce sıkılacak gibi olduğunda. etrafını görmeden ve duymadan, sadece hayallerini hissederek. o kadar çok yaptı ki bunu, en sonunda hayalleri gerçek sanmaya başladı. hayallerindeki gibi davranmaya çalıştı. imkansızı istiyordu, imkansız onun olmadı hiç bir zaman. sıkılmanın mutsuz olmaktan daha daha iyi olduğuna karar verdi ve hayal kurmaktan vazgeçti. yine de saatlerce yürürdü sessizce, yine duymadan ve görmeden etrafını, hayal de kurmadan.


sonsuz sıkıntı içindeyken olabilecek en gereksiz müsvedde kağıdına kırmızı mürekkeple güzel şeyler karalamıştı o gün. görmek istediği anların tasvirleri, oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı. hayallerini karalamıştı kağıda, kırmızı mürekkeple. yine inandı hayallerine, hayallerinin gerçek olduğuna. müsvedde kağıdını karalamalar içe gelecek şekilde dörde katladı ve arka cebine koydu, tam da cüzdanıyla kendisi arasına.


sarı bir taksiye binmişti o gün, hatta son parasını sarı bir taksiye vermesi gerekmişti. para cüzdanın içindeydi, limiti dolmuş olan kredi kartlarının hemen yanında. cüzdanını aldı cebinden ve taksinin ücretini ödedi. cüzdanını tekrar cebine koydu içinde bir sıkıntıyla. taksiden indi ve yürümeye başladı. yürürken kendini karalamalarını düşünürken buldu. yine etrafını asla farketmeden hayaller kuruyordu. oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı hayaller.


gideceği yere vardığında cebini yokladı, karalamarına bakmak için, onu bir hastalık gibi saran o karalamalara. kağıt cebinde yoktu. taksiye parasını vermek için cüzdanını çıkartırken düşmüştü kırmızı mürekkeple karalanmış, oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı hayalleri. kalakaldı öylece, ağzı kurudu, içtiği su kuruluğu almadı, aksine, dahada kuruttu ağzını. abartmak her zaman hayatı kolaylaştıran korkakça bir huyu olduğu için abarttı hemen her şeyi: yazdığı en güzel şiiri kaybetmişti.


aradan çok fazla zaman geçmemişti o gece banyoya girdiğinde. yıkanmak ona kendini iyi hissettirmedi çünkü suyla akan gidenlerin kirlilik değil kendisi olduğunu hissediyordu. banyodan çıkınca saçlarını kuruladı havluyla, belki bininci kez saçlarını beğenmedi aynada. yüzündeki sakalları yaşlanmış olduğunu düşündürttü ona, yaşça yaşlanmak değil, daha çok ruhun eskimesi. traş olmaya karar verdi.


gereğinden fazla uzamış sakalları zor kesiliyordu. traş olurken kendini iyi hissetmedi, oysa dedesini kullandığı gibi bir traş takımı kullanıyordu ama dedesinin traş oluşunu kendisinden geçmiş bir biçimde izleyen o küçük çocuk aynada yoktu. çenesinin altındaki sakalları keserken, kendisini kesti derince. yaradan kırmızı mürekkep aktı sessizce, lavaboya damladı, oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı bir şekilde. akıp gitti. abartmak her zaman hayatı kolaylaştıran korkakça bir huyu olduğu için abarttı hemen her şeyi: şah damarını kesmiş olmaktan korktu.


durmadı kırmızı mürekkep uzun süre, kalın bir tomar tuvalet kağıdını üstüne bastırmasına rağmen. en sonunda durduğunda tuvalet kağıdına baktı uzun süre, kırmızı mürekkeple yapılmış karalamalar belirmişti üstünde, oldukça romantik olan ama oldukça gerçek dışı karalamalar. hayalleri esir aldı onu yine, kendi hayallerinin esiri olarak uyudu gece.


ertesi gün işaretler aradı durdu sürekli. bulamayınca kendi yarattı onları. oysa en açık işareti görememişti hiç: kırmızı mürekkeple karalanmış oldukça romantik ama oldukça gerçek dışı o hayaller akıp gitmişti hep.


daha sonra uzaklıkların hiç önemi kalmadı, aynı onun her zaman olmaması gereken yerde kalması gibi. etrafını görmeden ve duymadan uyudu, hayal de kurmuyordu.

11 Mayıs 2010 Salı

boğaziçi üniversitesi'nin girişi, burjuva hayatların yaşandığı ve maddi mutlulukların hüküm sürdüğü etiler'in bittiği ve orta sınıf altı kesimin hayatlarını dışarıdan habersizce devam ettikleri gecekondu mahallesi rumeli hisarüstünün başladığı yerdedir. girişten eski ama estetik binalarıyla amerikan üniversiterine benzeyen ama bir şekilde yapay duran güney meydana uzun bir yokuşla inilir. yokuşu inmek çok kolaydır; kendinizi onun eğimine bırakırsınız, sağ tarafınızda bebek sahillerinin manzarası size eşlik ederken boğazın görüntüsünü kesintiye uğratanlar sadece baharda pembemsi mor renkleriyle açan erguvanlardır. yokuşu çıkmak ise yorucudur; antremansızsanız nefesiniz kesilir, hava soğukken çok üşür, sıcakken de çok terlersiniz, sigara içenler de bu yolda çokça öksürük krizine girerler. yine de, yokuşu çıkmak inmekten her zaman daha güzeldir.


yokuşun ortasından hemen sonra konumlanmış olan kuşun serenatı sadece yokuşu çıkarken duyulur; ki o serenat aslında okulda her çarşamba yapılan klasik müzik dinletilerinden daha güzeldir. inerken kulağınıza gelmez bu şaheser asla çünkü inerken her zaman sizi sağır eden bir amacınız vardır: aşağıdaki arkadaşlarınıza gidiyorsunuzdur ya da bir derse yetişeceksinizdir.... 


müzik dinliyorsanız eğer yokuşu çıkarken tam olarak o ana uygun olan şarkı her zaman yorulduğunuz için durakladığınız an çalar ve o an hep boğazın en güzel haline denk gelir.


yanınızda biri varsa eğer, onun gerçek haliyle ancak yokuşu çıkarken tanışırsınız çünkü yokuşu çıkmaya çalışırken rol yapmaya fırsat bulamaz kimse. bir bakıma kendinizi de o yokuşu çıkarken tanırsınız çünkü düzgün nefes almaya çabalarken kimsenin kendine yalan söylemeye fırsatı kalmaz.


bir tebessümün en anlamlı olduğu zamanlar o yokuşun çıkıldığı zamanlardır. çünkü nefessiz kalmamak için konuşmazsınız. yorulduğunuz için tebessüm etmek de zor gelir. bu sebeple sadece ifade edilmeye değer şeyleri ifade edersiniz, bunu boş boş konuşarak değil zorla oluşan çok değerli bir tebessümle yaparsınız.


ve en önemlisi aklınızı başınızdan alan o koku her zaman sizi yokuşu çıkarken teslim alır. çünkü derin derin nefes alırsınız ve konuşmazsınız. aklınız da sadece en önemli şeyleri algılamak için çalışır. işte o an o koku ordadır. koku geldiğinde geri kalan her şey gider, görmenin bir değeri kalmaz, kuş bile susar, nefes almıyorsunuzdur çünkü bu artık gereksizdir. sadece o koku kalır. yokuş bittikten sonra da devam eder bazen o koku. sonra geçer, siz tekrar yer yüzüne inersiniz. ama kokuyu unutmak mümkün olmaz bir türlü.


kokuyu unutmak kesinlikle mümkün olmuyor.

27 Nisan 2010 Salı

gece çok geç yatmıştım."ben artık uyuyayım" dediğimde sabah ezanı okunuyordu. geç yatmamın çok net bir sebebi yok;sadece canım film izlemek istedi ve ben de film izledim. film de uzadıkça uzadı ve sonuç olarak beni bahsettiğim o saate kadar ayakta tuttu. geç yatmanın problem yaratmadığı bir gün olması güzeldi, ertesi gün işte 2 gibi gidecektim. bir buçuğa kadar uyudum ben de. 


sabah kalktığımda ilk düşündüğüm şey yanlış saatte uyanmış olduğumdu. çünkü günün en aydınlık olması gereken saatinde alacakaranlık hüküm sürüyordu penceremde. telefonuma uzandım hemen ve kalktığım saatte bir problem olmadığını gördüm, problem dışarıdaki havadaydı. 


nisanın sonuna geldik artık. baharın ortasını geçtik. mayıs olacak bir hafta sonra. ben kişisel olarak mayıs ayını bir yaz ayı olarak görürüm. iyi de, bu soğuk ne o zaman? nisanın sonundayız ve gece hala yorgan kullanıyorum. nisanın sonundayız ve hala penceremde sapsarı güneş ışıklarıyla değil mide bulandırıcı bir gri tonuyla uyanıyorum. nisan ayının sonundayız ve umut dolu olmam gerekir ama gök yüzü bu kadar griyken ve rüzgar gerçekten küfreder gibi eserken ne kadar umutlu olabilir bir insan?


penceremin dışındaki griliği seyretmenin pek bir anlamı olmadığından sabah kalkma rutinime devam ettim ben de. dişler fırçalanacak, yüz yıkanacak, giyinilecek ve çıkılacak. beklenmedik olan ev arkadaşımın evde olmasıydı. onun evde olması da bize dışarıda bir kahvaltı şansı yarattı. giyinip çıktık ve evimizin çok yakınındaki pastaneye gittik. mideme dokunacağına yüzde yüz emin olmama karşın dayanamayıp kandil simidi istedim yine (ama mideme dokunmadı). arkadaşım da siparişini verdi ve yerimize oturmaya gittik. siparişlerimizle beraber içecek bir şey söylememiştik ama garson elinde çaylarıyla geldi. itirazımın yoktu kesinlikle, hatta bu olay telepati denilen şeyin gerçekten var olduğunu gösteriyor bile olabilir. kahvaltı sınırsız geyiklerimizle beraber bitti.


işe giderken metroyu kullanıyorum. metroda da haber başlıklarını geçiren bir sürü ekran var. yürüyen merdivenlerden aşağı inerken her zamankinden daha saçma bir haber çarptı gözüme: "şempanzeler de ölümü biliyor.". aklıma ilk gelen soru başka hangi canlı ölümü biliyor oldu. biz mi biliyoruz ölümü? kesinlikle öyle düşünmüyorum. tamam insanlar ölümün var olduğunu biliyorlar. ama bu ölümü bilmek demek değil ki. tartışmaya açsak hemen sanatsal cevaplar gelecek, insanlar kayıplarından dem vurmaya çalışacak eminim: "en yakının öldüğünde kalbindeki ateşle bilirsin ölümü..." saçmalıktan başka bir şey değil. kaybetme duygusu ölümle aynı şey değildir. ölümün ne olduğunu insanlar bilmiyor buna eminim. haberin geri kalanını bilmiyorum ama şempanzelerin de bilmediğine bahse girerim. ölümü sadece ölen biri bilebilir, onlar da ne yazık ki bize anlatamıyorlar dertlerini.


metro her zamanki gibi beni sonsuz sinir ve gerginliğe sevkederek geldi. metro istasyonları şu dünya üstünde bencilliğin, egoizmin ve hatta narsizmin en yoğun görüldüğü yerler. gruplar her zaman biz ne kadar komik ve süper bir grubuz diye bağırırlar sürekli. 50 yaşlarında teyzeler sanki metro onunmuş da biz kaçak biniyormuşuz     
gibi süzerler sizi. entellektüel olma iddiasındaki adamlar etrafı "bilerek" süzerler. bugün yine bunların hepsini yaşadım ve hatta beni bel hizamdan iterek yönlendirmeye çalışan konuşma özürlü teyzelerden bile vardı. sonuç olarak metrodan inip yukarıya çıkarken sadece temiz havaya değil aynı zamanda biraz rahatlamaya da yaklaştığımı hissediyordum.


yürüyen merdivenlerden çıkarken yan taraftaki aşağı doğru inen merdivenlerde bir çocuk çarptı gözüme. oldukça küçük bir çocuktu, bu çocukluğun verdiği çeviklikle aşağı inen yürüyen merdivenlerden yukarıya doğru çıkıyordu. bu görüntü beni ölüm hakkında biraz daha düşünmeye itti. çünkü çocuk kaçınılmaz biçimde hayatın mükemmel bir metaforuydu. yürüyen merdiven ise evrenin. evren yapısı gereği düzensizliğin ve kaosun sürekli arttığı bir yerdir. mesela sıcak suyla soğuk suyu karıştırırsanız ikisi düzenli bir biçimde yan yana durmaz, karışır ve karmaşaya doğru ilerlerler. eğer bunun tersine bir iş yapmak istiyorsanız sisteme yüksek miktarda enerji aktarmanız gerekir. işte bu yüzden buzdolapları o kadar elektrik yakıyor. fizikte buna termodinamiğin ikinci yasası deniyor. hayat dediğimiz şey işte bu düzensizliğe doğru ilerleyen evrende düzenli bir sistem kurmaya çalışmaya deniyor tam anlamıyla. o sebeple canlılar enerjiye ihtiyaç duyuyor: düzensizliğe meydan okumak için. ve bu sebeple de ölüyoruz çünkü son tahlilde hiç bir sistem 2. yasaya sonsuza dek karşı koyamaz. bu açıdan bakınca ölüm hakkında şu sonuca vardım ben de: o olabilecek en doğal şeylerden biri. asıl garip olan hayatın kendisi. doğal olmayan o. aynı aşağı inen yürüyen merdivendeki yukarı tırmanan çocuk gibi.


metrodan çıktım işe geldim sonunda. şu an o da bitiyor. ben de eve gitmek için dışarı çıkıyorum. ama metroyla gitmeyeceğim kesinlikle.

10 Nisan 2010 Cumartesi

fiziksel acı çekmekten nefret ederim. hasta olmaktan... şu an hastayım. insan hasta olduğunda, mutsuz olmak için çok fazla sebebi oluyor. benim hiç bir sebebim yok mutsuz olmak için; aksine mutlu olmak için onlarca sebep sıralayabilirim. ama her zaman söylediğim gibi düşünceler ile duygular birbirinden çok farklı şeyler ve duygular hiçbir zaman bilinen neden sonuç ilişkileri içinde gelişen mantıklı olgular olmadı.


hissettiğiniz bir şey belli bir temele dayandığında o kadar farkında olup sorgulamazsınız ne oluyorum ben diye. en sevdiğiniz yemeği yerken salgıladığınız seratoninin kaynağını düşünmezsiniz hiçbir zaman ya da insanlar önünde küçük düştüğünüzde neden utanıyorum demezsiniz. farkında bile olmadan hissedersiniz o duyguları. oysa her zaman böyle ilerlemez hissettiklerimiz, bazen nedensizdir hissedilenler, işte bu yüzden onların farkında olursunuz ve sorgularsınız kendinizi neden diye. cevap yoktur zaten mevzu da o cevabın var olmayışından başka bir şey değildir.


insan bu nedensiz ve anlaşılmaz duyguları göz ardı etmeye çalışır her zaman. çünkü onlar anlaşılmaz ve rahatsız edicilerdir. anlamsızca mutlu olanlar kendilerine mutsuz olmak için sebepler icat ederler. anlamsızca mutsuz olanlar mutlu olmak için neden ararlar kendilerine. neden utandığını bilmeyenler yapaylığı aşikar ve utanç verici bir kendine güven duygusunun arkasına sığınırlar. mutsuzluğu konu alan tüm şarkılarda mutsuzluğun nedeni anlatılır. abidin mutluluğun resmini yapamaz mutluluğun nedeninin resmini yapabilir sadece. hiç bir sanat eseri nedensizce yaşanan duyguları anlatmaz. bugün çok mutsuzum diye başlayan tüm yazılar "çünkü" diye devam edeceklerdir. anlamsızca mutsuz olmak üstüne yazılabilecek hiçbir şey yoktur çünkü.


ben son bir saattir mutsuzum. oysa günüm çok eğlenceli geçmişti. nedenleri olan bir çok mutluluk yaşadım gün boyunca ama şu an saf ve tertemiz bir mutsuzluğum var; nedensiz ve anlamsız. böyle anlarda her zaman yaptığımı yapıyorum şimdi. nedensiz bir mutsuzluktan yalandan mutluluklarla kurtulacak değilim. besliyorum mutsuzluğumu. uzaklaşıyorum insanlardan. yalnızlığımı da ne hissederseniz hissedin, onu güçlendirecek olan müziklerle destekliyorum. hayal kırıklıklarımı düşünüyorum (asla pişmanlıklarımı değil, insan pişman olmamalı hiçbir şeyden). bunu yapıyorum çünkü hissettiğim şey mutsuzluk da olsa, onu hissedebiliyor olmak, onu tüm bedeninle duymak ve onu yaşamak gerçekten güzel. gerçekten damarlarımda akıyor, kalbimden geçerken sızısını duyuyorum. kulaklarıma geldiğinde uğultusunu işitiyorum, burnumdayken o güzel olmayan ısıyı hissediyorum. gözlerime geldiğimde bulanıklaşıyor dünya. böylesine hissedebilmek bir şeyi, çok güzel.


uzaydan gözükmese de, insanların inşa ettiği, çin seddi'nden çok daha yüksek duvarlar var: insanların kendi etraflarına inşa ettiği, bizim ne hissettiğimizi başkalarının anlamamasını sağlayan o devasa duvarlar. bu duvarları yalanlardan inşa ediyorlar. sadece başkalarına söylenen yalanlar değil üstelik, insanların kendilerine söylediği yalanlar. hissettiklerimizin bilinmesi, zayıflık olarak görülüyor çünkü. hatta kendi tarafımızdan bilinmesi bile. işte bu duvar sadece anlamsızca bir şeyler hissederken yıkılıyor benim için. kendime ne hissettiğimi itiraf ediyorum, ve keyif alıyorum daha sonra hissetmekten.


ardında nedenler olmadan çok daha güzeldir yaşamak.